12 Ağustos 2013 Pazartesi
Kerhanede Anarşi
Hiç kimsenin, karşısındakinin niyetini okumaya ihtiyaç duymadığı, kurtarılmış bir bölge burası. Penisleriyle hayatı yönlendirebileceğini uman adamlarla ve vajinaları hissizleşmiş iyimser kadınlarla dolu bir mekân. Riyâdan, kutsaldan, ahlak denilen yobazlıktan uzak, para ve zevkin gerçekçi yargılarıyla bezenmiş bir düzüşme ortamı. Samimiyetsiz hiçbir soru ve verilebilecek hiçbir sağduyulu cevap yok. Umut etmek, hayal kurmak, beklenti ve özlem artık dışarıda. Gülümseyeni dövüyorlar. Mastürbasyon bile bir tuhaf. Adamın kasıklarındaki dağınık kıllar hiçbir kadının sikinde değil. Kadının kalçalarındaki sarkıntı, memelerinin arasındaki boşluk çok önemsiz ayrıntılar.
1 Eylül 2012 Cumartesi
Hegel, Nietzsche ve Marx Felsefelerinde ‘’İnsan’’
Hegel, Nietzsche ve Marx Felsefelerinde ‘’İnsan’’
Felsefe tarihine
bakıldığında hemen her filozof insanın özüne dair bir şeyler söylemiş ve bu özü
kavramaya ve aktarmaya çalışmıştır. Biz bu yazıda 3 önemli filozofun insanın
özünü kavrama çabasını inceleyerek ‘’insan’’ hakkında bir fikir edinmeye
çalışacağız.
Öncelikle ‘’insan’’ı
araştırırken filozofun seçim yapması gereken iki yolu vardır. İnsan kavramına
mı bakacağız yoksa yaşayan insana mı? Elbette bu seçim filozfların genel
felsefelerine uygunluk gösterecektir. Bu yüzden Hegel yaşayan insana değil
‘’insan’’ kavramına bakar.O, Antik Yunan'dan beri süregelen insan anlayışı
geleneğini bozmayarak insanın özünün ''akıl'' olduğunu söylemekle beraber,
insanı ve aklı verili bir şey olarak değil, oluş hâlinde, olagelen bir şey
olarak tasarlamış ve bu geleneğe farklı bir bakış açısı kazandırmıştır. Hegel
felsefesinin asıl ereği ise bu oluş hâlinin nasılını ortaya koymak,yani kendi
başına boş bir kavram olan ''insan''ın kendisini gerçekleştirme sürecini ortaya
koyarak bu kavrama içerik kazandırmaktır.Zirâ Hegel'e göre hakikat her şeyden
önce bir şeyin nasılını bilmektir.Ve yine hakiki olan nesnenin kavramına
uygunluğudur.Bir nesne olması gerektiği şey ise hakikidir.Her ne kadar Camus
''İnsan ne ise o olmayı reddeden tek mahluktur'' dese de.Bu bağlamda ''oluş''un
hakikatini araştıran Hegel karşıtların birliği ilkesinden hareketle ''mutlak
ide''ye varır.Mutlak ide ise kavramın ve nesnenin birbirine uygunluğu daha da
doğrusu birliğidir.Mutlak idenin kendi bilincine vardığı durum ise
Geist'tır.Hegel felsefesinin temelini oluşturan Geist'ın kendisini açma süreci,
aslında insanın kendi kendisini yaratma, kendisini gerçekleştirme sürecidir. Max
Scheler Hegel’in insan görüşünü özetler nitelikte ‘’ İnsan kendini özgürce
biçimlendiren varlıktır.İdeal olan ”tam-insan” olmaktır.Tam insan özüne varmış
insandır.’’ der. Hegel’in bu insan görüşü ‘’insan’’ kavramından yola çıkılarak
oluşturulmuş bir akıl yürütmedir.
Nietzsche
ise insanı Hegel'in aksine insan kavramından hareketle değil, yaşayan insandan, bireyden hareketle ele alır. Nietzsche'ye
göre iki tip insan vardır; yaratıcı insan ve sıradan insan.Ve insanın özü sıradan
insanda değil, yaratıcı insanda aranmalıdır.Bu yüzden üzerinde durulması
gereken insan tipi yaratıcı insan, bir başka deyişle trajik insandır. Fakat
sürü insanından da kısaca bahsetmek yaratıcı insanı kavrayabilmek için yararlı
olacaktır. Sürü insanı kimdir? Kendi değerlendirmesi olmayan, varolan ahlak
anlayışını sorgusuzca kâbul eden ve her bir durumda ona sığınan kişidir sürü
insanı. Korkaktır, zayıftır.Fakat zayıf olduklarını kabullenmezler.Yine de bir
Skandinav atasözünün söylediği gibi:Zayıflar
arasında en güçlüsü zayıf olduğunu unutmayandır.Yaşamak
temel erektir,pasiftir ve sadece sorunsuzca yaşamaya odaklanmıştır.İşte sürü
insanı budur. Bu noktada yaratıcı insana geçmeden önce Eski Yunan şairlerinden
Teognis'in şu dizelerini dikkate almak gerekir: Ne soğandan gül çıkar,Ne köleden
özgür insan.Bu nokta başka bir tartışma konusu olsa da köle ruhlu bir insandan
yaratıcı insan çıkmayacağı konusunda Nietzsche ile Teognis hemfikir gibi
görünüyor. Dahası Nietzsche yaratıcı insan tesadüfen ve bir istisna olarak
ortaya çıkar derken sürü insanından yaratıcı insanın çıkmayacağını, yaratıcı
insanın ancak güzel bir tesadüf olarak istasnai bir durumla ortaya çıktığına
vurgu yapıyor.Öyleyse istisna olarak ortaya çıkan yaratıcı insan kimdir? İnsana
özünü veren yaratıcı insanın nitelikleri nelerdir? Bu insan tipi, insansal tüm
nitelikleri kendisinde toplayan, insana ilişkin realitesi kendisi olan kişidir.
Hayata bütünüyle evet der, değerler yaratır.Bu değerlere kıymet verilmeyeceğini
biliyordur, fakat yine de değer yaratmaktan vazgeçmez.Şüphesiz bu trajik bir
durumdur. Yaratıcı insanın trajikliği buradan gelir.Ve hayatın bir ereği
olmamasına rağmen ona bütünüyle evet demesi de trajedinin bir başka boyutudur.
İşte değerler yaratan bu istisnai insan tipi insana özünü veren insan
tipidir.Yaratıcı insandan hareketle diyebiliriz ki, insan değerler yaratan ve o
değerlere göre yaşayabilen varlıktır.
İnsanı tarihsel bir
varlık olarak inceleyen bir diğer kült filozof Marx ise Nietzche'ye benzen
biçimde yaşayan insana bakarak insanın özünü ortaya koymaya çalışmış ve fakat
Nietzsche'den farklı biçimde yaratıcı insana değil birey olarak insana yani
sıradan insana-proleteryaya- bakarak insanın özü problemine eğilmiştir.Marx'ın
genel felsefesini oluşturan ''üretim ilişkileri'' kavramı insanın özü konusunda
da Marx'ın referansı ve çıkış noktası olmuştur.Marx,İnsanı insan yapan şey
nedir sorusuna üretim etkinliği cevabını verir.İnsan üreten-doğayı
dönüştürebilen- bir şeydir. İnsan dışında hiçbir varlık bu güce sahip değildir.
Öyle ki, yapma nesneler, doğanın dönüştürülmüş hâlleri olarak nesneler, mesela
bir pet şişe veyahut bir kağıt parçası insan emeğinin somutlaşmış hâlidir.
Fakat kapitalizmle beraber, insanlar kendi emeklerine ve kendi ürünlerine
yabancılaşmıştır. Kapitalizmin ve işgücünün büyümesi ile birlikte insan
makinenin bir dişlisi hâline gelmiş, üretmenin hazzını kaybetmiş ve bu hâlde
insanlıktan çıkmıştır. İnsanın yeniden insan olabilmesi için Marx'ın önerisi
insanların serbest zaman sahibi olabileceği bir ekonomik düzendir.Yani
komünizm.Ancak bu şekilde insan yabancılaşmadan sıyrılıp yeniden insan
olabilecektir.
İmdi insan nedir
sorusuna üç farklı yanıt bulmuş olduk. Hangi yanıtın insanın özünü vermek
konusunda daha yetenekli olduğu konusunda elbette ki uzun bir tartışmaya girmek
gerekir. Yanıtların realiteye uygunluğu ve insanın değerinin hakkının verilmesi
bu tartışmadaki temel ölçütlerimiz olmalıdır. Hegel'in insan kavramından yola
çıkarak insanın özünü ortaya koymaya çalışması elbette ki ilk bakışta kendi
içinde tutarlı ve akla yatkın gelecektir. Fakat Hegel'in insanını realiteye
giydirmeye kalkışırsak pek de başarılı olabileceğimizi söyleyemeyiz. Zirâ reel
hayatta Geist'ın somut bir görünümüne rastlayamayız. İnsanı tanımak için
zihnimizde dönüp duran fakat çıkarıp gösteremediğimiz bir insan kavramına değil
deneyimleyebildiğimiz yaşayan insana bakmalıyız, onların niteliklerini diğer
varlıklardan onu ayıran şey olarak ortaya koymalıyız. Şüphesiz ki Marx'ın
''insan üreten şeydir'' tanımı insanın özünü ortaya koymaya Hegel'in
Geist'ından daha yetenekliyse de ''insan sadece üreten, ekonomik bir varlık
mıdır?'' sorusunu yanıtlamaya yeteneksizdir. Çünkü insanı sadece ekonomik bazda
değerlendirmek insanın değerini ona teslim etmeyecektir. İnsanın değerini
teslim eden yanıt ise ''İnsan değer yaratan varlıktır'' cevabıdır. Pekâlâ her
insan değil ama yaratıcı insan değer yaratan ve o değerlere uygun yaşayabilen
varlıktır.Yaratıcı insanın bu özü kavram olarak insana da dolayısıyla sıradan
insana da atfedilebilir.
Yazıma bir Bertolt Brecht şiiriyle son vermek istiyorum.Bu
şiir iyi insana, trajik insana sürüden yükselen bir sesse eğer;
şimdi bizi iyi dinle:
düşmanımızsın sen bizim
dikeceğiz seni bir duvarın dibine
ama madem bir sürü iyi yönün var
dikeceğiz seni iyi bir duvarın dibine
iyi tüfeklerden çıkan
iyi kurşunlarla vuracağız seni
sonra da gömeceğiz
iyi bir kürekle
iyi bir toprağa
...
düşmanımızsın sen bizim
dikeceğiz seni bir duvarın dibine
ama madem bir sürü iyi yönün var
dikeceğiz seni iyi bir duvarın dibine
iyi tüfeklerden çıkan
iyi kurşunlarla vuracağız seni
sonra da gömeceğiz
iyi bir kürekle
iyi bir toprağa
...
2 Haziran 2012 Cumartesi
Yaratım Dilemması: Tanrı mı İnsan mı?
İnsanlık tarihinin
en büyük paradokslarından birisi ‘’Tanrı ve insan arasındaki ilişki’’dir. Ve bu
paradoks şu soruyla şekillenir: Tanrı mı insanı yaratmıştır yoksa insan mı
Tanrı’yı? Ya da Nietzsche’nin sorduğu biçimiyle: Tanrı mı insanın tek
hatasıdır, insan mı Tanrı’nın tek yanlışı? Bu soruya çeşitli filozoflarca
çeşitli şeyler söylenmiştir. Örneğin Descartes; İnsanın Tanrı’nın yaratımı
olduğunu velev ki ‘’Tanrı ide’’sinin insan zihninde doğuştan var olduğunu
söylemiştir. Bu temelsiz sav her ne kadar sayfalarca çürütülmeye lâyıksa da bu
çürütme şu aşamada bizi konunun orijininden alıkoyabilir. Ben asıl soruyu; yani
Tanrı ve insanın yaratım ilişkisini birkaç ana başlıkta incelemek ve tartışmak
istiyorum. Ve elbette ki bu tartışma bizi bulunduğumuz yerden daha ileriye ya
da geriye götürmeyecektir, zirâ başta da belirtildiği üzere bu paradoksal bir hâldir.
Mükemmel Bir Varlığın
Yaratmasının Absürdlüğü
Varsayalım ki; biz
bu soruya ‘’Tanrı insanı yaratmıştır’’ diye cevap verdik. Bu cevabın
temelsizliği bir tarafa cümle kendi içerisinde çelişkiler taşır. Şöyle ki;
Tanrı -en azından semavi din tasavvurlarına göre -mükemmel bir varlıktır.
Mükemmel bir varlık her şeyi bilen bir
varlık mânâsına gelir. Tanrı ezelden beri var ise onun bilgisi de ezelden beri
vardır. Ve bu ön kabullere binaen yaratma kavramı üzerine şöyle bir sorun
ortaya konulabilir:
Tanrı'nın bir şey yaratabilmesi için, bilgisinde bir deşişiklik olması gerekir. Ezelden beri bildiği bilgide bir değişiklik yoksa, ezelden beri yaptığı (ya da yapmadığı) şeyde de bir değişiklik olmaması gerekir. Ama bir noktada Tanrı yaratmıştır.Yani bir değişikliğe gitmiştir.Mükemmel bir Tanrı’nın yeni bilgi edinmesi ve bu bilgi değişikliğinin onu yaratmaya sevketmesi gerçekten de acayiptir. Yani mükemmel bir varlığın ‘’yaratması’’ absürttür, irrasyoneldir.
Antropomorfik Tanrı
Varsayalım ki soruya ‘’İnsan Tanrı’yı
yaratmıştır’’ diye cevap verdik. Bu cevabı temellendirmek için birçok argüman
sunulabilir. Fakat ben bu argümanlardan yalnızca birkaçını inceleyeceğim. İlk
argümanım ‘’Antropomorfik Tanrı’’
argümanı. Yine semavi dinlerdeki Tanrı tasavvuruna bakıldığında, gerek
kutsal kitaplarda gerekse dini öğretilerde Tanrı kurgulanırken, ona yer yer
insansal nitelikler yüklendiğini görürüz. İslam dininde Esma-ül Hüsna başlığı
altında Allah’ın 99 ismi, 99 sıfatı vurgulanır. Bu sıfatlar insansal
niteliklerin başına ‘’en’’ ya da ‘’
sonsuz’’ eklenerek oluşturulmuş sıfatlardır. En bilgili, en affedici, sonsuz güçlü, sonsuz merhametli, sonsuz adil,
kahredici vesaire. Bu nitelikler insana has niteliklerdir. Ve insanlar bir
Tanrı kurgularken ‘’insan’’ın Tanrının ruhundan bir parça olduğu düşünülerek
insan ruhunun genişletilmiş sonsuzlaştırılmış hâli olarak onu gösterirler. Bazı
kutsal kitaplarda; örneğin Tevrat’ta Tanrı öfkelenen bir varlıktır. Nuh tufanı
Tanrı’nın insanlara öfkelenmesiyle onlara yolladığı bir felakettir. Kuran’da ise
Tanrı sık sık yemin eder, ant içer. Bu da Tanrı’nın kendisini kabul ettirme
çabası olarak yorumlanabilir. Ve İslam dinine göre bir hadiste Tanrı şöyle der:
Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim. Bilinmek istemek, görünmek istemek
yine insana has bir niteliktir. Bir söz şöyle der: ‘’Eğer üçgenlerin bir
Tanrısı olsaydı, muhtemelen üç kenarı olurdu.’’ İnsanların Tanrısı da doğal
olarak insansal nitelikler taşıyacaktır. Bu argüman bize şunu söylüyor: Tanrı
insan yaratımıdır, bu yüzden insansal nitelikler taşır.
Nietzsche: Tanrı
Öldü!
Nietzsche’nin ünlü
sözü bize ne anlatmak istiyor olabilir? Bana göre tam da benim anlatmak
istediğim şeyi. Yani insanlar tarafından yaratılmış, üretilmiş ve yine insanlar
tarafından yaratıldığı unutularak insanların dışında bir yere oturtulmuş,
yüceleştirilmiş, insanların ahlakını temellendirmekle görevlendirilmiş, içi
insanlar tarafından doldurulup aynı zamanda yine gün geçtikçe insanlar
tarafından boşaltılmış ve tutarsızlaştırılmış, bir boşluğun dolduruluşu olarak,
bir gedikliğin tamamlanışı olarak, bir yokluğun varsayılışı olarak Tanrı ve
yine insanlar tarafından var edilmiş bir Tanrı’nın, değerlerin yeniden
değerlendirilebilmesi için, üst insanın
yolunun açılabilmesi için, insanın kendisini aşabilmesi için yok edilmiş bir
Tanrı.
Bir İhtiyaç Olarak
Tanrı
Nietzsche, “Tanrı öldü!” dediği zaman ona inananları büyük
bir telaş sardı: “Şimdi kimin önünde eğileceğiz?” İnsanlar için Tanrı bir
gereksinimdir. Bu sayede ne yok olmayı düşünmek zorunda kalırlar ne de var
oluşun saçmalığı onlar için bir sorun teşkil eder. İşte tam da bu yüzden
Voltaire, “Tanrı yoksa bile onu var etmeliyiz.” der; çünkü insanlar bir
Tanrı’ya inanmadan yaşamlarını idame ettiremezler. Öte yandan Tanrı, insanlar
için bir ahlak bekçisidir. İnsanlar ahlaklı olmak için bir Tanrı’ya gereksinir.
Çünkü Tanrı yoksa ahlaklı olmak için hiçbir nedenimiz kalmaz. Her ne kadar
Kant’ın ‘’ahlak yasası’’ teorikte işe yarar gibiyse de pratikte pek işe yaramaz
gibi gözüküyor. İnsanlar varolmak için ve ahlaklı olmak için bir Tanrı’ya
gereksiniyorsa, bu varoluşun yararlılığından, bu ahlakın ahlaki değerinden
şüphe etmemiz olağandır. Bu yüzden Voltaire’in sözünü Bakunin’in çevirdiği şekliyle ortaya koymalıyız: Eğer
gerçekten bir Tanrı varsa bile, bir yolunu bulup onu yok etmeliyiz!
Bir Hikaye
Olay aynen şöyle gelişti. Tanrı evreni ve insanı yarattı.
İnsan ilk başta her şeyi biliyorken zaman içinde dünyaya bağlanıp Tanrıyı
unuttu. Tanrı yok olduğunda insan bir boşluğa düşüp Tanrıyı yarattı. İnsan
Tanrıya ihtiyacı olmadığını anlayıp her şeyi bilimle çözdü. Buna sinirlenen
Tanrı insana vahyetti: Akıllı ol! İnsan korktu ve eskisinden daha sıkı bağlandı
Tanrıya. Sonra baktı ki Tanrının bilimden haberi yok Tanrıya bilimi öğretti.
Rasyonel bir Tanrı, daha güzel ne olabilirdi ki.
Paradoks
Ve 'tanrı' Tanrı'yı yarattı, ve Tanrı 'tanrı'yı daha sonra
Ve yaşam Tanrı'yı yarattı, ve Tanrı yaşamı daha sonra
Ve ölüm Tanrı'yı yarattı ve Tanrı ölümü daha sonra
Ve 'tanrı' Tanrı'yı öldürdü ve Tanrı 'tanrı'yı daha sonra
Ve Tanrı 'tanrı'ya kul oldu
Ama 'tanrı' Tanrı'ya daha sonra
Ve 'tanrı' Tanrı'yı serbest bıraktı
Ama Tanrı 'tanrı'yı hapsetti daha sonra
Ve 'tanrı' Tanrı'yı öldürdü
Ama küllerinden diriltti daha sonra
Ve Tanrı 'tanrı'yı öldürdü, Tanrı 'tanrı'yı daha sonra.
Ve yaşam Tanrı'yı yarattı, ve Tanrı yaşamı daha sonra
Ve ölüm Tanrı'yı yarattı ve Tanrı ölümü daha sonra
Ve 'tanrı' Tanrı'yı öldürdü ve Tanrı 'tanrı'yı daha sonra
Ve Tanrı 'tanrı'ya kul oldu
Ama 'tanrı' Tanrı'ya daha sonra
Ve 'tanrı' Tanrı'yı serbest bıraktı
Ama Tanrı 'tanrı'yı hapsetti daha sonra
Ve 'tanrı' Tanrı'yı öldürdü
Ama küllerinden diriltti daha sonra
Ve Tanrı 'tanrı'yı öldürdü, Tanrı 'tanrı'yı daha sonra.
Ozan Kıratlı
Hamza Celalettin OKUMUŞ
2 Aralık 2011 Cuma
Sanat Mastürbasyonu
İlkin; sanat mastürbasyonundan kastımı anlatmalıyım, zirâ bunu anlamadan aşağıdaki metin anlamsız kalacaktır.Mastürbasyon bilindik anlamıyla tek kişi tarafından gerçekleşen ve yine bilindik şekilde cinsel egoları tatmin etmek amacıyla yapılan bir iş değildir.Mastürbasyon iki varlık tarafından gerçekleşip, cinselliğin en üst seviyesidir. ''Seks'' gibi birleşimli cinsel durumlar giderek anlamını yitirir.Fakat mastürbasyon her zaman yeniliğini ve diriliğini korur. İşte bu yüzden sanatta seks değil mastürbasyon hâkimdir.
Sanat mastürbasyonu 5 türlüdür.Aslında daha fazladır, fakat biz discordianlar 5 rakamını çok severiz ve her şeyi 5'e indirgeriz. Öncelikle; sanat eseri ve sanat eserini deneyimleyen kişi arasında gerçekleşen dolaylı cinsel münasebet sanat mastürbasyonu olarak belirtilebilir. Sanat eseri, deneyimcisinin karşısında öylece durur ve deneyimci sanat eseri karşısında tüm hazsal tepkilerini çekincesiz sergiler. Deneyimcinin aldığı bu haz sanat eserini de etkiler ve karşılıklı bir mastürbasyona dönüşür durum. Bu anlamda ben iyi bir mastürbatörüm.
İkinci tür sanat mastürbasyonu sanat eseri ve sanat eserinin yaratıcısı arasındadır. Zâten sanat eserinin kendisi, bir mastürbasyon ürünüdür. Sanatçının hayali mastürbasyonunun meydana getirdiği somut nesnedir sanat eseri. Ve meydana geldiği andan itibaren de sanatçısıyla karşılıklı bir haz ilişkisine girer.Değinmekte yarar vardır ki; sanatçı da sanat eserinin deneyimleyicisiyle olan mastürbasyonundan peydah olmuştur.İkinci tür sanat mastürbasyonunda bence Dali, Kafka, Picasso, Âh Muhsin Ünlü, Falero, Perlman iyi mastübatörlerdendir.
Üçüncü tür sanat mastübasyonu ise sanatçı ve sanat eseri deneyimleyicisi arasındadır. Deneyimci sanatçının dünyasına girdiği an onunla dolaysız bir yakınlıktadır ve onunla içiçedir. Bu mastürbasyon deneyimci tarafından sanatçıdan habersiz gerçekleşir. Fakat dolaylı da olsa sanatçı bu mastürbasyondan yeterli hazzı alır. Bu türde ben ve Turgut Uyar iyi birer mastürbatörüzdür.
Dördüncü tür sanat mastübasyonu Tanrı ve sanatçı arasında, beşinci tür mastürbasyon ise Tanrı ile sanat eseri arasında gerçekleşir. Hegel'i andığım şu noktada dördüncü ve beşinci tür sanat mastürbasyonları ayrı bir yazıda incelenmelidir.
Sanat mastürbasyonu 5 türlüdür.Aslında daha fazladır, fakat biz discordianlar 5 rakamını çok severiz ve her şeyi 5'e indirgeriz. Öncelikle; sanat eseri ve sanat eserini deneyimleyen kişi arasında gerçekleşen dolaylı cinsel münasebet sanat mastürbasyonu olarak belirtilebilir. Sanat eseri, deneyimcisinin karşısında öylece durur ve deneyimci sanat eseri karşısında tüm hazsal tepkilerini çekincesiz sergiler. Deneyimcinin aldığı bu haz sanat eserini de etkiler ve karşılıklı bir mastürbasyona dönüşür durum. Bu anlamda ben iyi bir mastürbatörüm.
İkinci tür sanat mastürbasyonu sanat eseri ve sanat eserinin yaratıcısı arasındadır. Zâten sanat eserinin kendisi, bir mastürbasyon ürünüdür. Sanatçının hayali mastürbasyonunun meydana getirdiği somut nesnedir sanat eseri. Ve meydana geldiği andan itibaren de sanatçısıyla karşılıklı bir haz ilişkisine girer.Değinmekte yarar vardır ki; sanatçı da sanat eserinin deneyimleyicisiyle olan mastürbasyonundan peydah olmuştur.İkinci tür sanat mastürbasyonunda bence Dali, Kafka, Picasso, Âh Muhsin Ünlü, Falero, Perlman iyi mastübatörlerdendir.
Üçüncü tür sanat mastübasyonu ise sanatçı ve sanat eseri deneyimleyicisi arasındadır. Deneyimci sanatçının dünyasına girdiği an onunla dolaysız bir yakınlıktadır ve onunla içiçedir. Bu mastürbasyon deneyimci tarafından sanatçıdan habersiz gerçekleşir. Fakat dolaylı da olsa sanatçı bu mastürbasyondan yeterli hazzı alır. Bu türde ben ve Turgut Uyar iyi birer mastürbatörüzdür.
Dördüncü tür sanat mastübasyonu Tanrı ve sanatçı arasında, beşinci tür mastürbasyon ise Tanrı ile sanat eseri arasında gerçekleşir. Hegel'i andığım şu noktada dördüncü ve beşinci tür sanat mastürbasyonları ayrı bir yazıda incelenmelidir.
29 Kasım 2011 Salı
Tanrının Göz Kırpığı (Naif Nüans)
Geceydi.Henüz uyumamıştı ki ateşin etrafındaki çemberde sarhoşlanan kalabalık.Geceydi ve Tanrı göz kırptı bana kendi gözümle.Gördüm,zirâ dünya bir aynadır yokluk ve varlık arasına tutuşturulmuş şekilde.
Geceydi ve birdenbire ışıklar yanıp söndü ince,uzun parmaklar eşliğinde.Ve söyledi ki Tanrı her karanlığın içinde bir ışık,her ışığın içinde bir karanlık gizlenmekte. Karanlık olmadan ışık,ışık olmadan karanlık varolamaz dedi.Ve dedim ki ''Sen olmadan ben,öyle mi?''
Gülümsedi Tanrı ve yağmur başladı.Yağmurun toprağı öpmesini izledi kalabalık.Sordular ki ''Hani seks günahtı?'' Şimşeğe yansıdı sureti Tanrının,öfkesine yabancı değildi kalabalık. Ben yabancıydım ve korktum ki üstüme yıkılacaktı dünya.
Kalabalık dağıldı,başbaşa kaldık,şarap,ben ve Tanrı. Benden şarkı söylememi istiyordu,çünkü şarkı Tanrının en büyük sığınağıydı.Bir de şiir okurdum,zirâ o bir şarkıdan ve bir şiirden ibaretti,buna inandım.Onu kızdırmak hoşuma gidiyor ya;John Lennon'dan İmagine söyledim bağıra çağıra.Gariptir,kızmadı.Söyledi ki siz benim hayalimdiniz,ve siz hayal edince ben sanıyorum sizi.Uzun zamandır yabancıyım kendime.Ve biraz olsun bana kendimi hatırlatıyorsunuz.Sustu,şiiri bekliyordu.Söyledim;
Odanın duvarından bahçe geçer
Bahçenin içinden bir deniz belki
Denizin müdavimi beyaz çiçek
Çiçek üstünde kitap duvarları
Duvar içinden bir duvar geçecek
Denizi öpecek beyaz bir çiçek...
Sus dedi,gün ayacak.Işık olacak yüzüm,görecekler dedi şizofren.
N.F.K'nın A'sı Var Dili Yok
''Şiir, Allah’ı sır ve güzellik yolundan arama işidir'' diyen Necip Fâzıl'a hassiktirlerimle...
Herhangi bir şairin(burada Necip Fâzıl'a da şair diyerek onu onurlandırmış oluyorum) şiirin neliğini ortaya koymaya çalışması, şiiri kendi kalıplarına sokma girişimi, kendi yaptığı işi bütün bir ''şiir'e genelleme çabası o şairin ne kadar az şair olduğunun apaçık bir kanıtı gibi geliyor bana.Necip Fâzıl'ın şu tutumu- ki bu tutumu daha birçok şairde görebiliriz- kendini şair ilân etme ve belirli bir inancı benimsememiş her yazarı bu sıfattan alıkoyma, kendince onları şairlikten men etme ereğinin bir emaresi gibi görünüyor.Dahası, şiirin dini boyutunu öne çıkarma ve salt şiirselliği, estetik hazzı ve dünyevi duygudaşlığı arka plana itmesi birçok okuyucunun reddedeceği bir durum olarak karşımıza çıkıyor.
Her ne kadar durum böyleyse de; Necip Fâzıl'ın popülist tavrı, din ile sanatı sentezleme çabası bir çok dindâr için çekici geliyor ve bu çekicilik ''sanat için sanat'' anlayışını ciddi anlamda örseliyor.Kısa kısa örneklendirecek olursa; işte en başta verilmiş olan bu şiir tanımı, şu dogmatik şiirleri temellendirmek ve aklamak için verilmiş olsa gerek:
Tel tel ve iple iplik dikseler de ağzımı
Tek ses duyarlar, ALLAH..yoklayanlar nabzımı
***
Tutuşturanlar lügat kitabını elime
Bilsin, Allah’tan başka bilmiyorum kelime
***
Ellerime uzanan dudakları tepeyim
Allah diyen, gel, seni ayağından öpeyim
Bu satırların şiirsel ve estetik kaygılar taşıdığını söylersek zihnimize ihânet etmiş oluruz.Bu şiirleri okuyup, dini mânâdaki bir hazzın dışında bir haz alan var mıdır acaba? Bir zihin hareketi gerektirmeyen, kulağa ve ruha hitâp edemeyen bu şiir(cik)ler kendi şairi tarafından ''şiir'' ilân edilirken Âh Muhsin Ünlü'nün şu dizeleri niçin birileri tarafından onore edilmesin ki:
''seni sevmem
bu savaşı
kesintiye uğratmaz
ama ordan bakma!
bu, werther’in
leş kanını
gül kılar.''
Ve son olarak da Necip Fâzıl'a şu dizelerimi armağan ediyorum:
Benim dünya kadar kelimem var, bir tane bile şiirim yok
Senin dünya kadar şiirin var, Allah'tan başka kelimen yok.
Herhangi bir şairin(burada Necip Fâzıl'a da şair diyerek onu onurlandırmış oluyorum) şiirin neliğini ortaya koymaya çalışması, şiiri kendi kalıplarına sokma girişimi, kendi yaptığı işi bütün bir ''şiir'e genelleme çabası o şairin ne kadar az şair olduğunun apaçık bir kanıtı gibi geliyor bana.Necip Fâzıl'ın şu tutumu- ki bu tutumu daha birçok şairde görebiliriz- kendini şair ilân etme ve belirli bir inancı benimsememiş her yazarı bu sıfattan alıkoyma, kendince onları şairlikten men etme ereğinin bir emaresi gibi görünüyor.Dahası, şiirin dini boyutunu öne çıkarma ve salt şiirselliği, estetik hazzı ve dünyevi duygudaşlığı arka plana itmesi birçok okuyucunun reddedeceği bir durum olarak karşımıza çıkıyor.
Her ne kadar durum böyleyse de; Necip Fâzıl'ın popülist tavrı, din ile sanatı sentezleme çabası bir çok dindâr için çekici geliyor ve bu çekicilik ''sanat için sanat'' anlayışını ciddi anlamda örseliyor.Kısa kısa örneklendirecek olursa; işte en başta verilmiş olan bu şiir tanımı, şu dogmatik şiirleri temellendirmek ve aklamak için verilmiş olsa gerek:
Tel tel ve iple iplik dikseler de ağzımı
Tek ses duyarlar, ALLAH..yoklayanlar nabzımı
***
Tutuşturanlar lügat kitabını elime
Bilsin, Allah’tan başka bilmiyorum kelime
***
Ellerime uzanan dudakları tepeyim
Allah diyen, gel, seni ayağından öpeyim
Bu satırların şiirsel ve estetik kaygılar taşıdığını söylersek zihnimize ihânet etmiş oluruz.Bu şiirleri okuyup, dini mânâdaki bir hazzın dışında bir haz alan var mıdır acaba? Bir zihin hareketi gerektirmeyen, kulağa ve ruha hitâp edemeyen bu şiir(cik)ler kendi şairi tarafından ''şiir'' ilân edilirken Âh Muhsin Ünlü'nün şu dizeleri niçin birileri tarafından onore edilmesin ki:
''seni sevmem
bu savaşı
kesintiye uğratmaz
ama ordan bakma!
bu, werther’in
leş kanını
gül kılar.''
Ve son olarak da Necip Fâzıl'a şu dizelerimi armağan ediyorum:
Benim dünya kadar kelimem var, bir tane bile şiirim yok
Senin dünya kadar şiirin var, Allah'tan başka kelimen yok.
28 Kasım 2011 Pazartesi
Gerçeküstü Bir Gerçeklik: Kafkaesk
Kafka’yı ilk okuduğum zamanlardı. Kafka metinlerine verdiğim ilk tepki ''saçma''dan ibaretti. İlk zamanlar bu tepkimin onu anlamamaktan kaynaklandığını düşünsem de sonradan anladım ki onun da almak istediği tepki tam da buydu. "Gregor Samsa bir sabah korkulu bir düşten uyanınca, yatağının içinde kendini korkunç bir hamamböceği olarak buldu.'' diye başlarken Kafka Dönüşüm'e,benim de bir sabah uyandığımda hamamböceği olacağımı düşünerek uyuduğum çok gece oldu . Evet, belki bu çok saçmaydı; ama öleceğimizi bildiğimiz hâlde var gücümüzle yaşamaktan daha saçma değil.
Öncelikle ; Kafka'nın yaşadığı zamanda yaşamayı çok istediğimi belirtmem gerekiyor.. Zirâ 20. yüzyılın başlarına denk gelen bu kaotik dönem, düşünce tarihinin ve sanat tarihinin dönüm noktalarından biridir. Kafka'nın da bu dönüm noktasının en etkin isimlerinden olduğu kesindir. Bu noktada, imgesel düşüncenin dönemin sanatsal karakteristiğini oluşturduğu söylenebilir ve Kafka imgesel düşüncenin edebiyattaki temsilcileri arasında en başa rahatlıkla yazılabilir.Ayrıca dönemde hâkim olan umutsuzluk ve korku hâlinin sanatı ve felsefeyi doğurgan hâle getirdiğini de bu noktada not etmek gerekir.
İşte bu doğurganlığın edebiyat tarihine kazandırdığı Kafkaesk ekolünü tek bir sözcük ile ifade etmem gerekseydi, o tek sözcük ''flu'' olurdu. Flu sözcüğü burada,bir bulanıklığın,bir umutsuzluğun ve hayatın saçmalığının alenen ortaya koyulduğu,olağan dışılığın olağanmış gibi aktarıldığı bir hipnoz hâlini anlatır.Bu nedenledir ki edebiyat ve felsefe çevreleri, Kafka'yı varoluşçu olarak anarken haksız sayılmazlar. Hayranı olduğu Nietzsche'nin de bunda büyük etkisi vardır.Ayrıca varoluşçu izlerin yanında yazının başında da belirttiğimiz gibi absürd bir yazar olarak da karşımıza çıkar Kafka. Gerek usdışı üslûbuyla; gerek işlediği yalnızlık, acımasızlık, umutsuzluk ve saçmalığa boyun eğme temalarıyla ona absürd bir yazar demek de yanlış olmaz diye düşünüyorum. Ki Absürdist filozof Camus de Kafka'yı absürd bir yazar olarak kabul eder. Ayrıca Absürdizm'in dayanağı kabul edebileceğimiz Kierkegaard da Kafka'nın etkilendiği isimlerdendir.
''Kafkaesk'' edebiyat literatüründeki nadide yerini dışlanmışlığına ve aşağılanmışlığına borçludur.Yalnızca Almanlar ve Çekler tarafından değil Yahudiler tarafından da dışlanan Kafka küçükken de kendisini ''hiçbir şey'' olarak tanımlarken,bu dışlanmışlığı ve aşağılanmışlığı önceden sezmiş gibidir. Ama ''Kafkaesk'' ekolü bence tam da bu dışlanmışlık duygusu sayesinde doğmuştur.
Hermeneutik bir dille söylersek, bir yazarı anlayabilmek o yazarın dünyasına girebilmeyi gerektirir. Zirâ ''ben'' ve yazar ayrı dünyaya aittirler. Anlaşmak için bu dünyaları kesiştirmek zorunlu bir önkoşuldur.
Kafka’nın dünyasına girdiğimizde karşımıza çıkan kavramlar. ''saçma'', ''umutsuzluk'', ''bulanık'', ''korku'', ''yalnızlık'', ''adaletsizlik''tir. Dolayısıyla Kafka'nın iç ve dış dünyası bu kavramların egemen olduğu bir dünyadır ve onu anlamak böyle bir dünyanın içinde yaşayan ve iç dünyası da bu kavramlarla örülmüş bu müthiş dehânın yaşam dünyasına girme,onu hissetme cesaretini gerektirir.
Bütün bunların yanında Kafka'ya sanatçı demekten çekiniyorum.Bu cümle en başta Kafka'ya yapılmış bir haksızlık gibi algılansa da sanatın ve felsefenin neliğini ortaya koyduğumuz zaman,kimin sanatçı kimin filozof olduğunu daha iyi kavrayabilir ve kişileri buna göre kategorize edebiliriz.Sanat nedir sorusuna verilebilecek mâkul cevaplardan birisi,''sanat, yalan söylemek işidir'' cevabıdır.Gerçeklik o kadar kötüdür ve can yakıcıdır ki insanlar dünyanın gerçekliğinden uzaklaşmak ve bu dünyanın dışına çıkmak için sanatı bir sığınak olarak görmüşlerdir.Nietzsche'nin de sanatın hakikatten daha değerli olduğuna vurgu yapması da bu savı destekleyici niteliktedir.Bu anlamda Kafka bir sanatçı değildir. Çünkü Kafka bize yalan söylemez. Aksine hayatın saçmalığı gerçeğini her fırsatta yüzümüze vurur. Her ne kadar bunu gerçeküstü bir anlatımla yapıyor olsa da gerçek olan tam da bu saçmalık, bu umutsuzluk, bu bulanıklıktır. Sanatçı bizi bu saçmalıktan, umutsuzluktan ve de bulanıklıktan çekip çıkaran kişidir. Bu bağlamda ben Kafka'yı bir sanatçı olarak değil bir filozof olarak görmeyi ve ona öyle davranmayı yeğliyorum.
Kafka'yı okumak sanki tüm sanat eserleri gibi bizim kendimizi başka bir dünyada hissetmemizi ve bu dünyadan uzaklaştığımızı zannetmemizi sağlayarak klasik sanat anlayışını olumlar gibidir.İşte Kafka'yı bambaşka kılan da bizi bambaşka bir dünyanın içinde gibi hissettirip sonra tam da bu dünyanın içinde olagelen şeyleri anlattığını fark etmemizi sağlamasıdır.Her ne kadar Kafka'nın bize verdiği entelektüel haz bir orgazm anından daha fazlasını vaadetsetse de, bizi sürüklemiş olduğu karanlık dehliz ve anlamsızlık denizi bir sanatçının okuyucuyu götürmek istediği yer olmamalıdır. Kafka'nın eserlerinden aldığımız haz bu anlamda bizi içine sürüklediği öykünün aniden etrafımızda belirivermesini başarmasından kaynaklanır.Sinemada Tarkovski'nin yaptığı şeyi yani ölümün gerçekliğini vurgulayan ve bir bakıma okuyucunun yaşarken ölmesine sebep olan Kafkaesk, bize bu dünyanın dışına çıkmamamızı emreder. Elbette onu okuyan birçok kişi; “daha nasıl çıkacağız bu dünyanın dışına, anlatılardaki olaylar bu dünyada olabilecek şeyler değil” dese de ben bu olayların vurgu yaptığı absürd yaşamın tam da bu dünyanın gerçeği olduğunu düşünüyorum ve ne zaman Kafka okusam, bu dünya ile yüz yüze geliyor ve yüzümü çevirecek başka bir yön bulamıyorum.
Bir yalancıdan Kafka'ya not:
Bir hamamböceği için bile hayat mükemmel olabilir
Çünkü hayat böceklerin dilinden konuşmasını da bilir
Her insanın içinde bir hamamböceği uyuyorsa eğer
Tanrı,karanlık bir sabah onu uykudan uyandırabilir
Son olarak ise Milena'dan bahset''me''mek istiyorum.Kafka'yı konu edinip Milena'dan bahsetmemek olur mu? Evet,olur. Popülizmin gereği midir bilmem ama Kafka isminin zorunlu bir ardışığı olarak kullanılır âdeta Milena.Çünkü,bir aşk hikayesidir bu.Kafka'nın edebi kişiliği ile,ne yazdığıyla,ne düşündüğüyle pek de alakadar olmadan Milena'ya olan aşkını,ona yazdığı ince ve zarif satırlarını merak eder ve inceler çoğu kişi.Tıpkı Nietzsche'nin Salome'ye olan aşkı ile dimağımızda yer etmiş olması gibi.Evet,Milena'ya mektuplar edebi açıdan harikuladedir.Fakat ben yine de bu konuya değinmeden yazıma son vermek istiyorum.
''Karga''ların en tatlı dillisine selâm ederim.
İyi uykular.
Öncelikle ; Kafka'nın yaşadığı zamanda yaşamayı çok istediğimi belirtmem gerekiyor.. Zirâ 20. yüzyılın başlarına denk gelen bu kaotik dönem, düşünce tarihinin ve sanat tarihinin dönüm noktalarından biridir. Kafka'nın da bu dönüm noktasının en etkin isimlerinden olduğu kesindir. Bu noktada, imgesel düşüncenin dönemin sanatsal karakteristiğini oluşturduğu söylenebilir ve Kafka imgesel düşüncenin edebiyattaki temsilcileri arasında en başa rahatlıkla yazılabilir.Ayrıca dönemde hâkim olan umutsuzluk ve korku hâlinin sanatı ve felsefeyi doğurgan hâle getirdiğini de bu noktada not etmek gerekir.
İşte bu doğurganlığın edebiyat tarihine kazandırdığı Kafkaesk ekolünü tek bir sözcük ile ifade etmem gerekseydi, o tek sözcük ''flu'' olurdu. Flu sözcüğü burada,bir bulanıklığın,bir umutsuzluğun ve hayatın saçmalığının alenen ortaya koyulduğu,olağan dışılığın olağanmış gibi aktarıldığı bir hipnoz hâlini anlatır.Bu nedenledir ki edebiyat ve felsefe çevreleri, Kafka'yı varoluşçu olarak anarken haksız sayılmazlar. Hayranı olduğu Nietzsche'nin de bunda büyük etkisi vardır.Ayrıca varoluşçu izlerin yanında yazının başında da belirttiğimiz gibi absürd bir yazar olarak da karşımıza çıkar Kafka. Gerek usdışı üslûbuyla; gerek işlediği yalnızlık, acımasızlık, umutsuzluk ve saçmalığa boyun eğme temalarıyla ona absürd bir yazar demek de yanlış olmaz diye düşünüyorum. Ki Absürdist filozof Camus de Kafka'yı absürd bir yazar olarak kabul eder. Ayrıca Absürdizm'in dayanağı kabul edebileceğimiz Kierkegaard da Kafka'nın etkilendiği isimlerdendir.
''Kafkaesk'' edebiyat literatüründeki nadide yerini dışlanmışlığına ve aşağılanmışlığına borçludur.Yalnızca Almanlar ve Çekler tarafından değil Yahudiler tarafından da dışlanan Kafka küçükken de kendisini ''hiçbir şey'' olarak tanımlarken,bu dışlanmışlığı ve aşağılanmışlığı önceden sezmiş gibidir. Ama ''Kafkaesk'' ekolü bence tam da bu dışlanmışlık duygusu sayesinde doğmuştur.
Hermeneutik bir dille söylersek, bir yazarı anlayabilmek o yazarın dünyasına girebilmeyi gerektirir. Zirâ ''ben'' ve yazar ayrı dünyaya aittirler. Anlaşmak için bu dünyaları kesiştirmek zorunlu bir önkoşuldur.
Kafka’nın dünyasına girdiğimizde karşımıza çıkan kavramlar. ''saçma'', ''umutsuzluk'', ''bulanık'', ''korku'', ''yalnızlık'', ''adaletsizlik''tir. Dolayısıyla Kafka'nın iç ve dış dünyası bu kavramların egemen olduğu bir dünyadır ve onu anlamak böyle bir dünyanın içinde yaşayan ve iç dünyası da bu kavramlarla örülmüş bu müthiş dehânın yaşam dünyasına girme,onu hissetme cesaretini gerektirir.
Bütün bunların yanında Kafka'ya sanatçı demekten çekiniyorum.Bu cümle en başta Kafka'ya yapılmış bir haksızlık gibi algılansa da sanatın ve felsefenin neliğini ortaya koyduğumuz zaman,kimin sanatçı kimin filozof olduğunu daha iyi kavrayabilir ve kişileri buna göre kategorize edebiliriz.Sanat nedir sorusuna verilebilecek mâkul cevaplardan birisi,''sanat, yalan söylemek işidir'' cevabıdır.Gerçeklik o kadar kötüdür ve can yakıcıdır ki insanlar dünyanın gerçekliğinden uzaklaşmak ve bu dünyanın dışına çıkmak için sanatı bir sığınak olarak görmüşlerdir.Nietzsche'nin de sanatın hakikatten daha değerli olduğuna vurgu yapması da bu savı destekleyici niteliktedir.Bu anlamda Kafka bir sanatçı değildir. Çünkü Kafka bize yalan söylemez. Aksine hayatın saçmalığı gerçeğini her fırsatta yüzümüze vurur. Her ne kadar bunu gerçeküstü bir anlatımla yapıyor olsa da gerçek olan tam da bu saçmalık, bu umutsuzluk, bu bulanıklıktır. Sanatçı bizi bu saçmalıktan, umutsuzluktan ve de bulanıklıktan çekip çıkaran kişidir. Bu bağlamda ben Kafka'yı bir sanatçı olarak değil bir filozof olarak görmeyi ve ona öyle davranmayı yeğliyorum.
Kafka'yı okumak sanki tüm sanat eserleri gibi bizim kendimizi başka bir dünyada hissetmemizi ve bu dünyadan uzaklaştığımızı zannetmemizi sağlayarak klasik sanat anlayışını olumlar gibidir.İşte Kafka'yı bambaşka kılan da bizi bambaşka bir dünyanın içinde gibi hissettirip sonra tam da bu dünyanın içinde olagelen şeyleri anlattığını fark etmemizi sağlamasıdır.Her ne kadar Kafka'nın bize verdiği entelektüel haz bir orgazm anından daha fazlasını vaadetsetse de, bizi sürüklemiş olduğu karanlık dehliz ve anlamsızlık denizi bir sanatçının okuyucuyu götürmek istediği yer olmamalıdır. Kafka'nın eserlerinden aldığımız haz bu anlamda bizi içine sürüklediği öykünün aniden etrafımızda belirivermesini başarmasından kaynaklanır.Sinemada Tarkovski'nin yaptığı şeyi yani ölümün gerçekliğini vurgulayan ve bir bakıma okuyucunun yaşarken ölmesine sebep olan Kafkaesk, bize bu dünyanın dışına çıkmamamızı emreder. Elbette onu okuyan birçok kişi; “daha nasıl çıkacağız bu dünyanın dışına, anlatılardaki olaylar bu dünyada olabilecek şeyler değil” dese de ben bu olayların vurgu yaptığı absürd yaşamın tam da bu dünyanın gerçeği olduğunu düşünüyorum ve ne zaman Kafka okusam, bu dünya ile yüz yüze geliyor ve yüzümü çevirecek başka bir yön bulamıyorum.
Bir yalancıdan Kafka'ya not:
Bir hamamböceği için bile hayat mükemmel olabilir
Çünkü hayat böceklerin dilinden konuşmasını da bilir
Her insanın içinde bir hamamböceği uyuyorsa eğer
Tanrı,karanlık bir sabah onu uykudan uyandırabilir
Son olarak ise Milena'dan bahset''me''mek istiyorum.Kafka'yı konu edinip Milena'dan bahsetmemek olur mu? Evet,olur. Popülizmin gereği midir bilmem ama Kafka isminin zorunlu bir ardışığı olarak kullanılır âdeta Milena.Çünkü,bir aşk hikayesidir bu.Kafka'nın edebi kişiliği ile,ne yazdığıyla,ne düşündüğüyle pek de alakadar olmadan Milena'ya olan aşkını,ona yazdığı ince ve zarif satırlarını merak eder ve inceler çoğu kişi.Tıpkı Nietzsche'nin Salome'ye olan aşkı ile dimağımızda yer etmiş olması gibi.Evet,Milena'ya mektuplar edebi açıdan harikuladedir.Fakat ben yine de bu konuya değinmeden yazıma son vermek istiyorum.
''Karga''ların en tatlı dillisine selâm ederim.
İyi uykular.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)